Apple geçtiğimiz günlerde iPhone’un yeni modeli olan 6 ve 6 Plus’ı piyasaya sürdü. Oluşturulan kuyruklar, geceden nöbet tutmalar sonucunda ilk modeller sahiplerini buldu. Lansman ve piyasaya çıkış 2 bomba haber niteliği taşırken arkasından 2 bomba haber daha geldi ki ilk bombaları patlatıp etkisini yok etti bile. İlk haberde iPhone 6 Plus’ın büyüklüğünden dolayı bükülmesi yer alırken ikinci haberde de geri çekilen iOs 8,0,1 güncellemesi konuşuldu. Yaşanan talihsizlikler yeni modellerin önüne geçmişti bile. Peki sosyal medya durur mu? Vurdu da vurdu gavura vurur gibi. Yeni nesil pek acımasız. E bir de şirketlerin sosyal medya departmanları var tabi. Onlar da ya yeni nesilden ya da onlara ayak uyduran cinsten. Ortalık haliyle biraz karıştı, Apple fazlasıyla ti’ye alındı. Apple ilk başlarda bu iddialara cevap vermezken iPhone 6 Plus‘ın bükülme iddialarını tamamen bitirmek için test merkezinin kapılarını açtı. Her ne olursa olsun bu hafta Apple ile deyim yerindeyse billur geçtiler.
Merhaba arkadaşlar. Uzun süredir aklımda olan şeyleri yoluna koymaya başlıyorum. Blogumda sadece kişisel yaşantımla ve düşüncelerimle ilgili yazılara yer vermek yerine diğer kategorilere de ağırlık vermeyi düşünüyorum. Bunun ilk somut adımını İnternet gazeteciliğine Google darbesi adlı yazımla atmıştım. Bu yazımın konusu da Google’ın web tarayıcısı olan Chrome.
Google Chrome hepimizin kullandığı tarayıcı neredeyse. Gerek sade ve şık tasarımı, gerekse kullandığı chromium alt yapısı sayesindeki hızlı işleyişi en cazip tarayıcı olmasını sağlıyor. Google’ın kendi ürünü olduğu için arama motoru konusunda zaten önde oluyor diğer tarayıcılara nazaran. İnternet adresini yazdığınız yere arayacağınız kelimeyi veya kelimeleri yazdığınızda otomatik olarak Google’da arama yapıp arama sonuçları sayfasını karşınıza getiriyor. Ek olarak, Gmail hesabınızla tarayıcınıza giriş yaparsanız Android işletim sistemli telefonunuzda kullandığınız Chrome ile de bilgisayarınızda kullandığınız Chrome’daki verilere ve arama geçmişlerine erişebiliyorsunuz.
Bölümüm gereği ileride edineceğim mesleğin milenyum hali olan internet gazeteciliği uzun süredir yara içerisindeydi. Bunu anlamak için web ile az biraz alakadar olmak yeterli. Sıradan bir vatandaşın tam olarak ne olduğunu anlayamayacağı içerikler Türkiye’deki büyük haber sitelerinin birer hile hurda çabası olmuştu. Google’ın yakın zamanda uygulamaya soktuğu Google News algoritması bile bizim medya patronlarının ya da internet sitelerini yöneten müdürlerinin gözlerini doyuramamış olacak ki böyle çirkin işlere de kalkışmışlar. Ancak Google dün gece yarısı bu olaya dur demek amacıyla tokat etkisi yaratacak büyük bir darbe yaptı ve Hürriyet, Milliyet, Habertürk, Star, Mynet, Bugün, Radikal, CNNTürk gibi öncü haber sitelerini banladı. Yani arama sonuçlarından çıkardı. Bu olaydan sonra bırakın herhangi bir kelimeyle arama sonuçlarında yer almalarını, internet adreslerini yazıp aratsanız dahi arama sonuçlarında yer almıyorlardı.
Anlayamadığım bir nokta da şu: Zaten Türkiye’nin lider internet sitelerine sahipler, Google aramalarında yeni algoritma sayesinde en üstte çıkıyorlar. Bu kadar çamura batmaya ne gerek vardı?
Bu yazın popüler şarkısı gibi gözükse de, aslında tam olarak beni anlatıyor ‘İltimas’… Hayatımı yaşadığım şu ana kadar anlatacak olursam; genel hatlarıyla kendime saygım olmayan bir hayat yaşadım diyebilirim. Çünkü hep karşımdaki insanı düşündüm. Hala da düşünürüm. Onun iyiliğine, mutluluğuna çabalarım. Kısacası bu kısıtlı dünya zamanımda başkaları için uğraşan biriyim; biriydim. Leyla ile Mecnun’un meşhur repliğini hatırlarsak silktim kendimi. Artık kendimi düşünmeye başladım. Tabi bencil olmadan…
Eskiden olsa kalbim kırılsa dahi inerdi yelkenlerim suya. Çabuk yumuşardım. Çok değer verirdim çünkü. Bu yüzdendir ki en büyük hatam insanlardan benim onlara davrandığım gibi davranmalarını beklemek… Erkek arkadaşı için en yakın arkadaşını, hem de benim için babamdan sonra gelen ilk erkeksin dediği, adamı itin tenasül uzvuna sokup çıkartan dost bildiklerimiz, ilgi bulunca kıçı başı ayrı oynayan ama kendince ağır başlı olan sevgi pıtırcıklarımız ve daha nicesi… Böylelerine hep iltimas gösterdim. Ama dur dedim kendime. Yapma artık…
Ben kaderci bir insanım. Attığım her adımın kaderle bir bağlantısı vardır. Bu adımlar karşıma hep bir şeyler çıkartır ve bana bir şeyler sunar; tabi bu benim tanımlamam. Bir yere geciktiysem şayet, yürüyeceğim o yolda bir şeyle karşılaşmam ya da karşılaşmamam gerekiyordur; o yüzden ben de gecikme yaşamışımdır diye düşünürüm.
Geçenlerde çarşıya çıktım. Bedestende bir müşterime uğramam gerekiyordu. Geleceğimden haberi vardı ama ben geldiğimde dükkanda yoktu. Ben de boş beklemek yerine çıktım Heykel’e. 3 banka hesabı olunca 3 ayrı derdi oluyor insanın. ATM’lerde para transferlerimi gerçekleştireyim dedim. Son durağım Ziraat Bankası oldu. İşte can alıcı nokta burası. Hep, neden benim başıma gelmiyor bu “ulan dünya amma küçükmüş ya” durumu derdim kendi kendime. Çok şaapmamak lazımmış demek ki…
“Hayat gelip geçici bir şey, insanlar da öyle. Pek kafaya takmamak lazım…” Bu tarz cümleler çok tanıdık gelmiştir size. Bazen ıvır zıvır kategorisinde olan, kulak ardı edilen sözlerden biri olur. Öyle, ama dinleyemiyoruz işte bazen kendi dilimizi bile.
İnsan gelip geçici demişken, biz de uğruyoruz bazen kimilerinin kalbine. Çalıyoruz gönüllerinin kapılarını. Bir kısmı bizi kabul ediyor tanrı misafiri niyetine, hatta yeri geliyor baş tacı yapıyor; lanet olası iğrenç budalası bir kısmı da def ediyor. Eyvallah, herkes bizi kabul etmek zorunda değil de, be arkadaş bu kadar da geri zekalı olunmaz ki?
Aloohhaaaa! Selamun aleyküm ahali. N’aptınız? Ben boşladım biraz burayı. Fazlasıyla yoğundum, vallahi. Final haftası arasında bir de proje koşuşturmaları oldu. Hatta sırf 2 proje çalışmam uğruna, pazartesi finallerin başlayacağını bile bile Cuma gününden Bursa’ya kaçtım 3 günlüğüne. Sonra finaller falan derken geldi çattı işte tatil. Yaz da tam anlamıyla etkisini daha yeni göstermeye başladı zaten. İlk günler hep bir yağış, bir hava kararması falan boğuyordu hava. Nitekim bir geldi sıcak havalar, pir geldi. Götümden şıp şıp ter aktı bugün resmen. Neyse!
Her yaz olduğu gibi bu yaz da İstanbul’da delirmelere sebep konserler ve partiler oldu, oluyor, olacak! Vazgeçilmezim olan açık hava konserlerine 2 yıldır aralıksız devam ediyordum. Bu yaz tekrar David Guetta İstanbul’da sahne alacaktı. Peki ben bu konsere de gidebilecek miydim? Dibine vura vura eğlenebilecek miydim? Geliyor!
Selamun aleyküm. N’aptınız? Sıkılmaya devam mı? Yalnızlık da tıkırında gidiyor dimi? Evet evet, her şey sıradanlığında ilerlemeye devam ediyor. N’apalım ihtiyar, yaşam bizim onu da mı yaşamayacağız?
Final haftası gelip çatmış üzereyken ben yine işsizliğin her türlü dibine vurdum. Geziyorum, tozuyorum hem de umarsızca. 5 sayfa araştırma haberi yazacak, en az 20 fotoğraftan fotoğraf öyküsü oluşturacak, gazete incelemesi yapacak ve web sitesini tamamlayacak olan ben değilmişim gibi. Üstüne üstlük bir de 5 sınava çalışacak olan… Hayat bi’ garip dostum!
Ben çok aksattım buraları, demek ki hayatım çok boktan. Ha, eskiden de bok gibi monoton bir hayatım vardı da sanırım artık aksiyondan uzağım. Aksiyon dediğim de ya gönül işleri ya da sıradan olmayan ekstrem meseleler. Ampirikuku işler peşinde de koşmuyor değilim yeri gelince. Neyse, selamun aleyküm.
Gecenin 02:45’i olmuş daha yeni yazı yazmaya başlayabilmiş biriyim ve şuan kafam kış mevsimi satılan karpuzlar gibi saçma sapan bi’ halde. Günlerdir yazı yazmak istiyorum lakin konu bulamıyorum falan derken bugün gözüme çarpan ne kadar üzerinde yazı olan resim varsa masa üstüne attım. Malum, ilham kaynağı yok ya pek; o sebepten yazılara bakarım, biraz da kafa patlatırım belki bir şeyler çıkar ümidimi korudum bu saate kadar. Yanılmadım şükür, hadi bakalım…
Kendimiz biriz, kendimize yeteriz. Çok güzel. Nereye kadar? Başka biri çıktığı zaman karşımıza, o hayatımızı alt üst eden kişi hani; ikinci arayışına girmiyor muyuz? Daha doğrusu artık onu bulduktan sonra arayıştan ziyade ona sahip olma, onu sahiplenme duygusuna girmiyor muyuz? Hiç derdimiz yokmuş gibi bir de ikincinin tasasını, yükünü sırtlanmaya çalışıyoruz.
İki olmak mecburiyet gibi geliyor bana. Bir geç aynanın karşısına. Bak kendine. Her ayak parmağından ikişer tane var, ayağından iki tane var, elinden iki tane var, elinin her parmağından ikişer tane var, iki memen var, iki kulağın var, iki gözün var, iki burun deliğin var. Dişlerin bile alt ve üst olarak iki sıradan oluşuyor. Hatta ve hatta genelde oturduğun ama arada beyin olarak kullandığın poponda bile iki lop var. Düz mantık bakarsan vücudun tam simetrik be kardeşim! Senin neden bir ikinciye ihtiyacın olmasın?


