Birazdan okuyacağınız satırları yazarken pek bi’ hüzün doluydum. Birisi üzülüyordu, ben ise ona kat be kat üzülüyordum. Ona güzel şeyler söylemem gerekliydi. Aslında gereklilik değil belki de, içimden öyle geliyordu. Söylemek istiyordum. Dokundum kalbime. Konuş! dedim. Aktı sözcükler parmaklarıma, oradan da göynüne onun…
Realist olma sebebim ise, şu gördüğünüz gayet parlak renkteki fotoğraf ile konunun içeriğinin uyuşması… Bir yandan da gerçekleri görmem. Her ne kadar ben bunları düşünüp söylesem de, onun ruhunu ve yüreğini okşasam da, bana iyi geceler mesajımdan sonra “Sana da” diyebiliyor sadece. Biliyorum bunu. O öyle…
Bu yazı sanırım yazdığım en uzun yazı olacak. Aycan gibi ben de uzun döşeyeceğim satırları bu gece. Hatta ona tavsiye ettiğim Radyo Fenomen’in Fenomen Clubbin’ podcastlerinden 10 Ağustos gecesine ait olan kaydı dinleyerek yazacağım. Leyla ile Mecnun’da da dendiği gibi, olaylar olaylaaarrr…
Bugün gayet iyi bir gündü benim için. Hayatımda arkadaş, dost olarak en üst rütbede sevdiğim insanların sayısı 2 elimin parmakları etmiyor. Onlardan 4 tanesiyle koca bir gün geçirdim. Onlar sayesinde iyi oldu zaten.
Nurbanu’nun doğum gününü bayram dolayısıyla rötarlı kutladık. Seda biz 3 erkeği yine çıldırttı. Pasta dilimi Onur’a az kesilmiş olarak geldi. Mert’in fotoğraf makinesinin şarjı dayanamamıştı falan. Kutlamadan sonra hep beraber FSM Bulvar’ına geçtik. Nurbanu’nun doktor işini beklerken McDonalds’ta dondurma yeyip makara yaptık biraz. Seda da iyi tırstı ha. 🙂 Oradan Nurbanu’ların eve geçtik, güzel bir makarna ve çiğ köfte ziyafeti yaptıktan sonra koyu sohbetle devam ettik gırla muhabbet olan geceye.
Her şey yalan anasını satayım ya… Evet evet, her şey. Yeri geldi mi sevgi bile… Bu sevgiyi sadece gönül ortaklığı ya da aşk olarak düşünmeyin. İnsan canım dediği kişinin bile ağzına şuursuzca sıçabiliyor. Hem de hissetmeden ve zorlanmadan… Ağır geliyor değil mi? Yapamaz diyorsunuz, gönlü el vermez onun diye düşünüyorsunuz. Yok kardeşim öyle değil işte. Ben tescilledim. 10 gün tuvalete çıkamayan biri gibi çok da iyi sıçıyor.
En kötüsü de her şeyden sonra olayı yavana atmak, atmaya çalışmak. Sıçıp üzerine tüy dikmek yani anlayacağın. Kolay mı peki? Kolay mı sanıyorsun? Her şey ‘sen’ mi? Senin etrafında dönmüyor bu dünya arkadaş! Hepimiz bu dünyada bir kuluz. Senin beni, bizi incitmeye hakkın yok! Bu bünyeyi yaralamaya hakkın yok! Belki kendim kaşındım, sana fazla alıştım. Belki ben geldim sana. Açtım tüm kapılarımı, tüm kalbimi. Can-ı gönülden sevdim seni. Ama böyle olması bu hakkı mı verir sana? Sende de kalp var. O da çalışıyor, işe yarıyor. Kullandın mı? Allah o kalbi sana hisset diye verdi. Sev diye verdi.
Hababam Sınıfı’nda bir sahne vardı. Hafize Ana Tarih hocasıydı ve torpilli sanılan Ahmet’e şaka yapılacaktı. Şaban orada sözlü için ayağa kalktı ve hiçbir şey diyemedi. Kaldı sadece öyle. İşte bu yazıya başlarken öyle kaldım. Klavyeye götürmeye çalıştım ellerimi, Kemal Sunal’ın o sahnedeki el hareketleri belirdi gözümde birden. Çünkü aynısı ben yapıyordum. Çaresizdim…
İçim öyle dolu ki, öyle anlatasım var ki bir şeyleri; nereden başlayıp neyi nasıl kime anlatacağımı bilmiyorum artık. Anlatmamın sonuçlarını bile kestiremiyorum. Düşünsene, böyle bir karmaşa içerisindesin. Her an etrafında 5N1K var. ÇILDIRIRSIN! Kendi kendine bile düşünemiyorsun yeri geldiğinde. Hislerin bile engelli. Destek alması gerekiyor kalbinin dilini kullanabilmesi için. Olmuyor. Başarabilirsin ama yeterli gelmiyor. Aşk, sevgi, birliktelik tabirleri neticede. Tekel değiller, 2 kişi gerek. Sen yetemezsin aslaaa!
Evet… Klişeden yürüyorum bugün. Kaçan kovalanır aaabi! O kadar! Uzun süredir film izlemiyordum. Üstüne üstlük, önceki haftalarda torrent programıma tecavüz edercesine film sömürmüştüm. Bugün kafama esti öyle film izlemek. Harici hard diskten film beğenirken Romantik Komedi 2 gözüme çarptı. Yakın tarihteki en sevdiğim 3 oyuncu var orada erkek kategorisinde. Engin Altan Düzyatan, Gürgen Öz ve Cemal Hünal. İlk filmi izlemiştim, ikinciyi merakla bekliyordum, ancak tatilin verdiği boşluk ve rahatlıktan olsa gerek, yavana atmışım. Hemen izledim ben de.
Ya bu Gürgen Öz, hem oyunculuğu, hem kabiliyeti, hem de dizideki karakterinden dolayı imrenilecek adam. Playboy, piçliğin dibine vurmuş, hatunları fıldır fıldır döndürüyor herif. İşte hem izleyip hem şapka çıkartırken birden düşündüm. Filmin ilerleyişi de bu düşüncelerime büyük katkı sağladı.
Canlılar doğada yaşıyor. E her canlı da kendi doğası gereği kendine özgü davranışlar sergiliyor. Bu davranışlar aynı tür içinde bile farklılık gösterebiliyor. İnsan olarak aynı tür olsalar da Ali ile Ahmet’in kendilerine özgü olan farklı davranış sergilemeleri gayet aşikar.
Baba olay öyle bir şey ki, farklıyım ya. Kendime özgüyüm. Tipi karikatür gibi olan insanlar var ya, onlar farklı olur biraz; tipim haricinde yaşamım öyle benim işte. Karakterim öyle. Değiştiremeyiz ki değil mi? Herkes kalkıp da “takma be oğluuum” diyor bana. Ulan benim olayım bu. Takıyorum. Sayıyorum, görüyorum, fil gibi hafızayla hatırlıyorum, unutmuyorum, soruyorum, sorguluyorum, merak ediyorum, araştırıyorum. Özünde ise içimi rahatlatıyorum. Ben böyleyim. Ne kendimi sorgularım lan niye böyle yapıyorum? diye, ne de başkasına düşer bu.
İnsan oğlu öyle garip bir yapıya sahip ki… En basitinden ben, her an kendime şaşırıyorum. Beynen ve kalben kendime hükmetmem gerekir değil mi? Bazen bunu yapamıyorum. Kalbimden geçen ve aklımın, mantığımın doğru dediği şeyleri yapmıyorum. Neremle kontrol ediyorum kendimi, kaderimi? İnanın hiç bilmiyorum. Sadece o an nasıl yaşamak geliyorsa içimden öyle yaşamaya çalışıyorum.
Kimi zaman gurur yapıp ağır davranmaya kalkıyorum ya… İşte o zaman en komik olaylar oluyor. Oğlum ben yapamıyorum lan öyle şeyler. Fazla gurur göte vurur bende. Korkarım ağbi bir şey olacak diye. Ters teper belki, olmadık karşılık gelir falan diye korkarım, çekinirim. Karşımdaki insanın nabzına göre şerbet veririm hep. Alttan almaya alışık bir yapım var n’aparsın…
2016 yılında yapılan Yüksek öğretime Geçiş Sınavı’nın sonuçları açıklandı, buradan ulaşabilirsiniz.
Sana aşık değilim. Daha o duyguyu ömrümü bile adamaya hazır olduğum bir kızda yaşayabildim. O da olmadığına göre bu hayatın iplerini eline alacak kimse yok demektir. Neden sen almayasın?
Şöyle bi’ düşündüğümde, ciddi manada beni istemeden de olsa kızdırıp üzebiliyorsun. Belki biraz da ben kafama takıyorumdur. Bazen bunu bilerek de yapıyorsun ama sana normal geliyor işte. Ama bazen de öyle şeyler yapıyorsun ki, -dün olduğu gibi- anlık şeylerle, anlık heyecanlarla dünyanın en mutlu adamı yapıyorsun beni. Hal böyle olunca da seni sıkı sıkı sarıp, sana sarılıp bulutların üzerine çıkarasım geliyor.
Benim için ulaşılmaz bir zirvedesin belki. Ama derin düşününce, içeriden hissedince benim için yaptığın en ufak hareketin, ettiğin en ufak lafın bile kalbimdeki kelebek yuvasına afilli bir tokat atıp tüm kelebekleri pır pır uçuruyor.

