0

2 insan 1 mars

tavla-zarSsselamun aleyküüümmm ağalar! Nassınız? Ben bilmiyorum nasıl olduğumu… İç güveysinden hallice derler ya; o misal biraz da. Malum, okul bitiyor. Mezuniyet durumu yaklaştıkça sırasıyla askerlik-iş-geçim derdi-eş gibi düşünceler kaplıyor beyinim. Kaplamaktan ziyade, ufaktan kemiriyorlar da. Daha erken ama düşünmeye vakit çok işte. Okul da akşam olunca gündüz ve gece uyumadan önceki evre yetiyor düşüncelere. Bu yazıyı yazma sebebim onlar değil aslında. Sebebi de yok aslına bakarsanız. Sadece yazmadığımı fark ettim, vurdum klavyeye…

Geçen hafta tam anlamıyla ambole olmuştum. Sebebini çözemediğim bir şekilde 2 senedir, yani 4 dönemdir fakültede staj yapıyoruz. Staj adı altında eziyet de denebilir. Fakülteden/bölümden bir hocam okuyorsa ben dahil Gazetecilik bölümündeki herkesin ortak görüşü bu, inanın. Eziyet aga. Sabah 9’da git imza at, sana akşam 18:30 haberi versinler. Kaçabilirsen gündüz kaç ajanstan, akşam 16:30 gibi tekrar gel ve çıkış imzanı at. Sonra? Akşam habere. Ajans böyle mi işler? Ya da daha doğru soru şu olur; staj böyle mi yapılır? Ben yazın Hürriyet gazetesi ve hurriyet.com.tr’de babalar gibi 20 günlük stajımı yaptım ve gram alakası yok yapılanın stajla. Neyse, ilk 3 gün eve gelip duş alıp öğle yemeğimi yedim. Kafam rahattı şükür. Ama ikinci öğretim öğrencisi için acımasızca bir olay. Gece uyuyamıyorsun, sabah uyanamıyorsun falan. Üzerine bir de akşam dersler var. Holy shit!

Cuma günü her şey canıma tak etmişken, üzerine bir de dersimin olduğunu düşünerek önüme yığılan +500 A4 kağıtlı bir dosyadan henüz kurtulmuş bir cengaver olarak kendimi Ziraat Cafe’ye attım. O mis poğaça kokuları bile cennet gibi geldi. Staj da ölüm gibiydi ama kimse ölmedi vesselam. İşte aldım patatesli poğaçayı, bir sebepten ötürü rastgele gözüme kestirdiğim masaya oturdum. Poğaçanın son yudumuna geldiğim an ben oturmadan önce de soldaki masada oturmaya devam eden kız dönüp tavla oynamayı teklif etti. O an kimliğimi çıkarmak o kadar işkence geldi ki, kıza öğrenci misin? diye sordum. Bankacı falan sanmıştım halbuki. Meğersem öğrenciymiş ama Yaşar’da okuyormuş. Sonra baktım olmayacak, gidip kimliğimle aldım tavlayı. Kızdaki de şans, karşısındaki oyuncu Ege Üniversitesi’nin en rahat yenilebilecek tavla oyuncusu…

Başladık oynamaya. Öfff; 1, 2, 3, 4 derken önünü alamadık. Hemen 1 sayı da ben aldım. Evet, 4-1 yaptım skoru. Tabi bu süre zarfında kız hayattan zevk almaya sıfırdan başlamış gibi eğleniyordu. Alt tarafı buluşacağı arkadaşını beklemekten canı sıkılan kızla ajansa dönene kadar ya da arkadaşı gelene kadar tavla oynayacaktık. Nereden bilebilirdi ki hayat enerjisini kazanacağını… Tabi ben sıçmışken üzerine tüy dikmeye bayılırım. Son el mars oldum. Benim için bilindik bir durum bu tabi. Kız ama ölüyor artık ya, öyle böyle değil. Hayır taksam orada kendimi asardım. Bi’ ara içinden geçirdiği ama sesli olarak dışa vurduğu salak kelimesi kaçtı ağzından. Özür falan diledi de takmam yani. Rezalette salak kelimesi devede toynak kalıyor çünkü.

Biz de bir yandan oyun oynarken bir yandan da tanışıyoruz. İşte kaçıncı sınıf olduğumuz, bölümümüz, memleket neresi falan derken 6 ellik süreye yayarak tanıştık az çok. Bu arada kızın adını sanırım 2 ya da 3. elde öğrendim. Öyle alakasız bir tanışma ve vakit geçirme oldu yani. Şeyma da sağ olsun yaldır yaldır saldırdı mesajlarıyla. Hoca gelmiş ajansa, gel haberi kontrol ettirelim dedi. Giderken iyi eğlendin sen de köfte tarzı tavrımla tavlayı almışken “şaaparız ya rövanşını yaparız bunun” dedi. Bir daha mı rezil olmak? Kaçar mı! Artistik tavırla aldım telefonunu elime, yazdım numaramı. Adımı soyadımı da yazıp ekranı okuttum ona ve rehbere kaydettim kendimi. Sağ el işaret ve orta parmağımı kalın 1 yapar gibi birleştirerek alnıma vurdurup selam verdim. Poz kesiyorum lan bildiğin. Kalktım gittim masadan. Tavlayı bırakıp bahçeden tekrar fakülteye doğru yürürken göz göze geldik tekrar. Verdim selamımı ve yürüdüm hızlıca ajansa.

E tabi şuana kadar, yani 4 günde falan ne “ben X numaramı kaydet sen de :)” tarzı mesaj aldım ne de “hadi gel tavlada bir daha alayım ölçünü :)” mesajı. Belki canı sıkılır diye bekliyordur. Ama ben mağlubiyetimi kabullenerek gideceğim oraya, bu çok kesin.

Her yazımda bir derinlik, sonunda da özet ve ders olurdu. Bu yazıyı sırf yaşanmışlık var diye yazdım. Blog lan burası. Hep elalemin derdine, tasasına düşüp yazıyorum gibi hissediyorum. Arada farklı renkler lazım buraya. Hadi Allah’a emanet!

P.s: Hadi yazayım bari; utanır insan böyle güzel zar atılır mı?

Emir Doğan

Bursalı. Ege Üniversitesi Gazetecilik bölümü öğrencisi. Afiş tasarımcısı. Amatör fotoğrafçı. Kafasına dank ettikçe blog yazarı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir